Kayıtlar

Ölümü bekleyen 15 çift göz.

   Rızasını aldığın yaradanın adıyla kal. Gün gelir göçersem sen ölümü bekleyen ihtiyarları hatırla. İhtiyarlar bilmez idi kim hasım kim hısım, bir kurtuluş kahramanını eylemişler kasım. Bunu bölen, emeğini ve ekmeğini köylüye bölen, bir kötürüm hayvana gözyaşı bölen aynı adamdı oysa. Kim bilir o güneşten renk çalan gözlerinden neler dökülürdü bakılınca. Hayıf, biz göremedik, görenler ise okumadılar. Okuyanlar da hayalet görmüş gibiydiler, hayallerinin kapısında bekleyen.

Aklıma Gelir

   Bizatihi, hür irademin kendiydi bana urganı yağlatan. Ne düğüm atan korsanlardı, ne ipimizi vuracak bir sarışın belirtecekti o vakit. Şafak sökerken ufukta horoz çığlıkları yasla bezeli sığır tomurcuklarıyla açacak, figâna düşecek anam ve böylece ihtiyar anlayacak. Ben gittim, 27'sinde öleni 45 sene daha zorla yaşatmak kimin tiynetidir? Sana soruyorum ey rıhtıma çiçek eken neferlerin neferi! Nerede o eski dubalar...

Darağacı

   O gün ipi boynuma geçiren şeytan değil, bendim. Ne sazlıkta cin kaçtı içime, ne de onlara kenefte rast geldim. Arar bulursan da birçok sebep, karşına çıkacak onca gereksinim vardır kurşunu kafama hediye almama. Sussun insanlar, susuzca ıskalayıp sussunlar şimdi. Şimdi Sıddık vaktidir.

Beklerken

   Kapatılmak, koparılmak o cibinliği dar dünyadan. Tiflis, Tebriz, nice Farsça'ya haiz topraklarda ve kumar oynanırken. Babam içten ağlardı, ben ise göstermeden. Kısık sesle dinlediğim o türküydü "Hay ananı, kul hata işler sultan affeder." dediği aşığın. Ben de aşıktım, ne dünya varına ne iri memeleriyle karşımda duran o benliği tamamlanmamış kadınlara. En sefili, sersefili, Godot'ya...

Donuyorum.

   Pergamon kokardı benliğin. Bir toprağın aslî asaletiyle savunduğunu izlerdik sırrımızı. Sen ve ben, bittabi ve bilhassa biz kokardık leşler gibi, öğlen üçte uyanıp neye, hangi işe, hangi kiliseye yetişecek cihet vardı bizde?    Ve kadın, anam olmakla lanetlenen. Kaç hainlik, kaç ihanet doğmalıydı o yerçekimi ile hemhâl göğüse? Kaç hıyanet döndürürdü emanetinden? Biz yol üstü bulunan bir pet dolusu suya hasretken dağ çekerdi obruklar. Tüm zorluğunu benzin kokusuyla, bizimle ekmek bölen çolak adamdı canh'aş olan...    Çünkü bilirsin ki birkaç iyi yıl yaşayıp gelen her yılı onların gölgesinde, hiçbir şeyden keyif almayarak, nefes almaya devam ederek geçiriyoruz.

Bi'naât

   Her geçen gün bir öncekinden kötüyken aydınlatmakta kendimizi kandırışımızın gündönümü bizi. "Yeter ki gün eksilmesin penceremden." diyerek dayandığımız ve onca öğrenime karşın eğitimimizin ölene dek son bulmayacağını bilmek dürttü hevesimizi. Çoğu kaçındı "Aman kafama bir şey girer, olmadık yerde rahatsız eder." diye. Neme lazım, belki hazımsızlıktı bizimkisi, ne doğan günün o faziletini görememenin korkusu, ne dönerken dünya; batması konusunda kendimizi aldattığımız güneş döndü sırtını bize. Hoş, bir gün o da batıdan doğar ve belki ben bugünü yâd ederim...

İz Bırakan

   Avuçlarımdır aşındıran. Aşındırandır avuçlarımı bilgeliğin. Bu taze güne uyanışın sabaha sarkan sularında sülenmesi 10'lu yıllara. Berkleşmektir, berkitilmesi berkitilmektedir mümkün kılınmış san'ata aç topraklarda. Seccâdesi koltuğunun altında, bir elinde iskemlesiyle köyü gezinendir o örneğin. Örneğin bunaltıyla buhranını ardınca alıp da ağaç tepesinde dallarını sallayıp "HÖÖÖ" diye diye en uç noktalarda gezindirendir farz-ı misâl. En çok el öpmeyi bekleyen, elinin öpülmesi beklenenlerdir onlar. Hoş, kim kimin boynunu nerede eğer de kime vurur semer?    Bu ahvalda şirindir ölümü daimi hatırlayışım, belki de yanına alışının düşlerinde hışırdadığım bir yapraktır. Düşen, zamansız düşendir. Kötümserliğim, gerçekçiliğim, duygularımı hiçe sayıp siktir edişim o kadınları, ben çırçıplak geldim, yekten geldim! Dağlarının öttürdüğü düdüğü duyarak inen palaspandıras, o üç kayanın hizalandığı yerlerden geçtim! Kimdir ki şimdi bana bir anlam sağlayacak, şaşarım! Beni sığdıra...