Tepelerin
Açtığın oyuklarda gezinirken bir derviş kesiyor yolumu, sordu bana; "Neyi ararsın?". "Henüz kaybetmediğimi." yanıtım gecikmedi. Hani o tüm dürzülüğümü takınıp zerrece yüksünmeden cevap vereceğim ya, yine öyle bir zamandı bu. Ellerini ardında kavuşturdu, gözlerini gözlerime dikti, kaz ayakları epey belirgindi.
"Peki ya lûtfunu aramak haytalığın?"
"Ben" diye başladım. Oysa hiç ben diye girilmemelidir, bunu en proleter düzende, en sarsağa sorsak bilir. "Beni görüyorsun ya, koskoca bilgeliğim ve varlığımın köklerini dikip yücelttiğim bu tepede. Ben bu değil, ötedeki de değil, tüm tepelerde hakan olurdum, sen dervişliğine dua et."
Kafasını salladı, evet evet, öylece durdu ve kafasını salladı. Sanki heybetim onun amigdalasından içeri zuhur etmemiş, hiç, zerrece korkmamış gibi kafasını sallayıverdi bana. Koskocaman Ban'a.
Ona henüz üzerinde zeytinli bir dal uzattım, bu pek dalyan boylu bir daldı bu.
"TANRIMIN ÜZERİNE YEMİN ETTİĞİ ZEYTİN BU!" diye de bağırdım ardından. Daldan bir zeytin o kopardı, bir ben,
Bir o,
Bir ben,
Bir o,
Bir ben,
Bir o,
Bir ben...
Korkmuştum. İşte şimdi o oyuklar hayli derin, tepeler hayli yüksek ve engebeliydi Ban'a.
Yorumlar
Yorum Gönder